Şalom, Erdoğan Mitrani, 29.09.2021

Eğitmenlik yaptığı San Francisco’da yaşayan, 1982 Atlanta doğumlu oyun yazarı, senarist ve hikâyeci Lauren Gunderson, ABD’nin en çok sahnelenen oyun yazarlarından biri. Oyunlarında çoklukla tarih, edebiyat ve bilim dünyasından kadınlara odaklanan Gunderson, sanatla aktivizmi ustalıkla iç içe geçirebilen feminist bir yazar. Feminizm derken, erkek düşmanı değil, erkek egemen otoritenin toplumu çarpıtarak kendine yontmasına düşman olan gerçek feminizmden söz ediyoruz.

Cesurca yaşamış dört kadın hakkında acımasız bir komedi

İlk 2017’de sahnelenen ‘The Revolutionists / Devrimciler’, halkın umut dolu kitlesel bir başkaldırısı olarak başladıktan kısa süre sonra erkek egemen toplumun aşırı ötesi vahşi ikiyüzlü eylemleriyle ‘Korku Krallığı’na dönüşen Fransız Devriminde yaşamış, gerçek hayatta yolları kesişmemiş olsa da, eylemleri ve fikirleriyle aynı tarihin parçası olmuş ve giyotinle idam edilmiş dört kadını, zamansız ve mekânsız bir ortamda buluşturur.

Feminist ve aktivist oyun yazarı Olympe De GougesJean Paul Marat’nın katili gözü pek suikastçı Charlotte Corday, Karayipli casus Marianne Angelle ve hiç gerçek bir arkadaşa sahip olamamış, tuhaf şekilde ileri görüşlü Marie Antoinette, bu ‘oyun içinde oyun’da birlikte takılarak 1793 Paris’inin çılgın ve çığırından çıkmış kanlı vahşetine mizahın gücüyle direnmeye çalışırlar.

Gunderson’un baştaki alıntıda da belirtildiği gibi, tüm meseleleriyle güncel metni, olayların tarihsel boyutunu az bilenler için bile kolaylıkla algılanacak kadar sağlam da olsa, o çalkantılı dönem ve gerçekten yaşamış oyundaki kişiler hakkında bir miktar bilgi vermenin izlencenin tadını arttıracağı kanısındayım:

Süregelen savaşlar, kıtlıklar, sarayın halkın sorunlarına duyarsız davranışıyla, bilinçlenmeye başlamış olan geniş kitlelerin sabrı taşar ve 14 Temmuz 1889’da Paris halkının Bastille Hapishanesine hücum edip ele geçirmesiyle, monarşinin devrilip cumhuriyetin kurulacağı Fransız Devrimi fiilen başlar.

Devrim ertesi kurulan Ulusal Mecliste devrimde önemli rol üstlenmiş, özgürlük ve eşitlik ilkelerinin savunucusu, ‘vatandaş’ kavramının yaratıcısı, önde gelen üyeleri RobespierreDanton ve Marat olan Jakobenler de yer alır. Devrimin hayatta kalabilmesi için radikal kitlelerle bağ kurulması gerektiği düşüncesiyle, yönetimi zorla ele alan Jakobenler, Fransa’ya egemen oldukları 1793-1794 yıllarında, ‘halk için, halka rağmen’ davranılan, giderek ayaküstü mahkemelerle aristokrasiye yönelik giyotin idamlarının devrimin tüm çocuklarına bulaştığı bir ‘korku krallığı’ yaratırlar. Devrimden çok daha fazla kanın döküldüğü bu terör dönemi yaklaşık bir yıl sonra elebaşlarının da giyotine gitmesiyle kapanır.

Jakoben yönetim, Fransız sömürgelerinde köleliğin lağvedilmesi gerektiğini savunan, 1791’de bir ‘Kadın ve Kadın Vatandaş Hakları Beyannamesi’ yazmış olan, cinsiyetler arası eşitliğin şart olduğunu belirten feminist oyun yazarı Olympe de Gouges’u bir süre devrim kahramanı olarak desteklese de, anayasal monarşiden yana olduğu için sonunda o da Jakobenlerin hışmına uğrar. Henüz bitirmediği bir oyununda Marie Antoinette’in devrimcilerle monarşinin ıslah edilmesini tartışması delil kabul edilerek giyotine gönderilir.

14 yaşındayken Fransa Veliahdıyla evlendirilen Fransa Kraliçesi, Avusturya Arşidüşesi

Marie Antoinette, tarihe sığ, zayıf karakterli, müsrif, keyfine düşkün, halktan kopuk biri olarak geçer. Stefan Zweig’in 1933’te yazdığı biyografide kraliçenin, hayatının son yıllarındaki ihtişamı sıra dışı cesaretine borçlu olduğu belirtmesiyle, hakkında farklı bir bakış açısı gelişir. Günümüzde Marie Antoinette, zayıflıkları yerine güçlü yönleriyle anılan, ‘günahkârdan çok, çok günahı alınmış bir kadın’ olarak görülmektedir.

Genç kızken Paris’e gelen, başından beri devrimde aktif bir rol oynayan köy kökenli küçük aristokrat Charlotte Corday, devrimi radikalleştirmek ve terörü yaymakla suçladığı  Jakoben lideri Jean-Paul Marat‘yı banyosunda bıçaklayarak öldürür. Duruşması sırasında, “100.000 kişiyi kurtarmak için bir adamı öldürdüm”  diyerek suikastı tek başına üstlenen 24 yaşındaki Corday, 17 Temmuz 1793’te idam edilir.

Lauren Gunderson, oyunda üst aklın temsilcisi olan, diğer üç kadının güç ve esin kaynağı olan Karayiplerden gelmiş kölelik karşıtı Marianne Angelle ile ilgili hiçbir tarihi referans vermez. Büyük olasılıkla Marianne Gunderson’un, daha doğrusu Olympe’in yaratmış olduğu kurgusal bir karakterdir. Zaten finalde sadece diğer üçünün idamı, Marianne’in gerçekte var olmadığı için ölemediğinin de kanıtıdır.

Oyuna dönersek, tarih kadınların öngörülü, akıllı ve güçlü olduklarını, tüm gelişimlerdeki ve değişimlerdeki rollerini hep göz ardı ettiği için, kadının nasıl devrimci olabileceğinin peşindeki bu karakterler, onları üyeleri hep erkek olan Jakobenlerin değil, ancak kendileri gibi kadın birisinin anlayabileceğini ve anlatacağını düşünerek Olympe’e ulaşırlar. Gunderson, öyküsünü komedinin öne çıktığı bir tonlamayla, güncel referanslarla dünü ve bugünü ustalıkla iç içe geçirerek anlatır. Örneğin, Olympe ve Marianne erkeklere devrimin nasıl yapılacağını anlatan bir oyun oluşturmayı tasarlarken, kimsenin dönem müzikali istemediğini söyleyerek ‘Les Misérables’ müzikaliyle dalga geçerler. Sarayda gençlere yönelik bir fitness programı bile gerçekleştiremediğinden şikâyetçi Marie Antoinette ise, Michelle Obama’nın ‘Let’s Move!’ kampanyasına selam çakar.

Tabii ki, Gunderson’un olayları ‘alter ego’su olarak gördüğü Olympe de Gouges üzerinden ‘oyun içinde oyun olarak’ aktarması, The Revolutionists’in tiyatronun ve oyun yazmanın özü üzerinde de bir oyun olduğunun da göstergesidir.

Konseptini, proje tasarımını, sahne tasarımını üstlenen Yağmur Yağmur’un ‘Madam Giyotin’ adıyla yönettiği The Revolutionists projesine Yağmur Yağmur, her zaman yaptığı gibi ciddi bir dramaturgi çalışmasıyla girişmiş.

Ön oyun olarak, Kintu Works & Muntu Works – Aytun’un müziği eşliğinde izlenen kan ve alev fonunda devasa bir giyotin videosu tasarlamış. Korku Krallığının ürkünç simgesinin bıçağı, kellelerini koparırcasına seyircilerin boynuna doğru düşerken oyuna çok etkileyici bir giriş planlamış. Sahne, üzerinde karalamalar olan bir fon perdesinin önünde, oyuncuların sıralarını bekleyecekleri ve/veya giysi değişecekleri dört cam kutu dışında bomboş düşünülmüş. Gaye Kızılışık’ın dünle bugünü ustalıkla harmanlayan kostümleri ve Olympe’in tüy kalemiyle yazdığı kâğıtlar hariç hiç aksesuar yok. Yine de tiyatromuzun en usta ışık tasarımcılarından Ayşe Sedef Ayter’le çalışılmış ışık dramaturgisi sayesinde, benzersiz bir görsellik var. Kişilerin konuşmalarını ve devinimlerini an be an farklı bir renk cümbüşüne çeviren, giyotinin bıçağının her düşüşünü var eden, dünü, bugünü ve hatta ahreti duyumsatan ışık tasarımı oyunun beşinci karakteri olmuş.

En önemlisiyse Marianne yorumu. Oyunun yurtdışı sahnelemelerinde, Batı Hint adalarından gelerek, kölelik karşıtı bir bildiri yazması için Olympe’in kapısına dayanan bu kişiyi çoklukla kara derili bir oyuncu yorumlar. Yağmur, radikal bir kararla beyaz bir Marianne’ı yeğler. Kanımca da bir taşla iki kuş vurur: Gunderson karaktere Fransız Cumhuriyetinin Ulusal Simgesinin adını verdiğine ve Marianne oyunda sağduyuyu da simgelediğine göre, yerel bir karakter kanımca çok yanlış olurdu. Ayrıca insan haklarının ve özgürlüklerin kavgasının verildiği Fransa’da aynı dönemde müstemlekelerde köle ticareti için esir kampları bulundurulmasının absürt çelişkisin, beyaz bir kadının ağzından daha da çarpıcı etki yaratır.

Yağmur Yağmur’un sahnelemesinde Madam Giyotin, şiddet ve vahşeti gülünçleştirilerek yerdiği, hüzün ve kahkahanın bir arada olabildiği bir oyuna dönüşmüş. Tabii ki oyunun başarısında, bu kadınları başlarına ne gelirse gelsin düzenle dalga geçecek kadar cesur, parlak, cüretkâr ve eğlenceli karakterler olarak yorumlayan dört müthiş oyuncu var. Betül Arım, ihtişamlı kostümünün ve görkemli peruğunun ardındaki iç benliği katman katman soyarak, kapana kısılmış, sağ kalabildiği her günü kâr sayan Marie Anroinette’in kederli ve cesur yönlerini ustalıkla açığa çıkarıyor. Oyunun yardımcı yönetmenliğini de üstlenen Zeliha Gürsoy, oyunculuğu ve beden diliyle müthiş başarılı bir Olympe olmuş. ‘AB Uyumlu Aile’deki etkileyici oyunuyla dikkatimizi çekmiş olan Merve Güran, Charlotte Corday’in radikal karalılığıyla, eyleminin işe yarayıp yaramayacağı şüphesi arasında bocalamasında çok inandırıcı. Çiğdem Yıldız’ın Marianne’ı, üç kadına destek olurken, izleyiciyi de özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının sadece erkekler için kabul edilişi üzerine düşünmeye davet ediyor.

Sonuç olarak Madam Giyotin, sahne önü ve arkasının neredeyse tamamı kadın elinden çıkma bir feminist başyapıt. Sezonun en ilginç ve en etkileyici oyunlarından biri olmaya aday.

Sağlıklı seyirler dilerim.