CNN Türk, Betül Memiş, 28.12.2021

“Madam Giyotin”, “Oda Komşum Richard Wagner”, “AB Uyumlu Aile” ve “Paravanlar” adlı oyunlarıyla sanatseverlerin huzurunda endam eden Kültüral Performing Arts’ın genel sanat yönetmeni Yağmur Yağmur ile tiyatro mesaisi kapsamında uzun ama tadında bir röportaj gerçekleştirdik…

“Zamanımızın en büyük sorununun dehşet, acı, kader ya da çaresizlik olduğuna inanmıyorum ben. Bu tür mefhumlara doymuş durumdayız; ayrıca bunlar durmaksızın tiyatro-fikirler olarak bölünüp parçalanıyorlar. Merhametli koro tiyatrosundan başka tiyatro göremiyoruz. Bizim sorunumuz, olumlayıcı cesaret ve yerel enerjidir. Bir noktayı yakalayıp tutmaktır. Öyleyse sorunumuz modern trajedinin koşullarından ziyade, modern komedinin koşullan sorunudur.” Metis Yayınları’ndan çıkan, Aziz Ufuk Kılıç çevirisi olan “Başka Bir Estetik / Sanatlar İçin Küçük Bir Kılavuz” adlı kitabında bu peşrevden ses veren filozof Alain Badiou şöyle devam eder:

“Tiyatrosu doğru biçimde tamamlandığında neşe verici olan Beckett, bunu biliyordu. Aristophanes’e ya da Plautus’a dönmeyi beceremeyişimizin verdiği tedirginlik, Aiskhylos’a can vermeyi başardığımızı bir kere daha teyit etmenin verdiği sevinçten büyüktür. Zamanımız bir icat gerektiriyor, arzunun şiddetiyle küçük yerel iktidarın rollerini sahnede birbirine bağlayan bir icat. Popüler bilimin kâdir olduğu her şeyi tiyatro-fikirlere aktaran bir icat. Biz insanın ne kadar âciz olduğunu değil, nelere kâdir olduğunu gösteren bir tiyatro istiyoruz.”

Zamanımızın bir icat gerektirdiği aşikâr, ki bu “zaman” mefhumu her dönem, kendi çemberinde ve kendi çarkında dantel gibi matematiksel döngüsünde işlemeye de devam ediyor. Bugün güzergâhımızda zamanı(mızı) anlamlandıran rotalardan biri var: İstanbul, Levent, Sanayi Mahallesi’nde açıldığı 2017’den beri sanatseverleri farklı hikâyelerde biraraya getiren, yazar Yakup Almelek ve yazar Yağmur Yağmur’un kurucusu olduğu Kültüral Performing Arts.

Biz de hem ekibi daha yakından tanımak hem de tiyatro sezonundaki meramını anlamak için, “Kültüral’ın gelecek hayali ‘sürdürülebilir tiyatro’ olmak…” diyen Kültüral Performing Arts Genel Sanat Yönetmeni Yağmur Yağmur ile bir röportaj gerçekleştirdik. Hazırsanız ve fonunuza da (bugün payımıza düşen Sort Sol’dan aşina olduğumuz Danimarkalı söz yazarı ve şarkıcı) Steen Jørgensen melodilerini yerleştirip, yavaştan başlayabiliriz!

“An’dan kuleler inşa etmeye çalışmak”

 Röportajımıza da giriş merhabasını veren “Biz insanın ne kadar âciz olduğunu değil, nelere kâdir olduğunu gösteren bir tiyatro istiyoruz.” diyen Alain Badiou’dan sorumu sarkıtmak isterim; üstadın bu kelamının yamacında bugün itibariyle sizler bulunduğunuz koşullar güzergâhında ne söylemek istersiniz?

Alain Badiou tiyatroyu kendi perspektifinden çok şahane bir tanımın içinde değerlendirmiş. Ülkemizde tiyatro ise; tüm bunların ötesinde gerçek bir direniş alanı… Ben, kendi adıma bu tanımların içerisinde en fazla “cesaret” kelimesine tutunuyorum galiba. Çünkü ülkemizin içinde bulunduğu günümüz koşullarında tiyatroya tutunabilmek, inatçı bir delilik ve tuhaf bir cüret alanı. Seyir alışkanlıklarının son derece hızlı ve aşırı tüketim alanlarına yönelim gösterdiği bu kaotik konjonktürde, hiçbir maddi karşılık beklemeden tiyatroya sarılabilmiş olmak, ciddi anlamda tanımlanması güç bir patoloji. Türlü imkânsızlıklarla mücadele ederken, bir de üstüne “sanat ve estetik” düşüncesi oluşturmak ve bunu yapılan işler üzerinden geliştirmek bir tür mucize yaratmakla eşdeğer. Seyirciye mucize vaat etmek için, insanüstü bir çaba sarf etmek ve beşli, onlu kılıçlar kuşanarak sistemle mücadele etmek gerekiyor. Tiyatro tüm tanımların içinde ve dışında günümüzde buna evrildi.

Bugünlerde gündemin yoğunluğu ve yorgunluğu arasında kafamda dolanan cümlelerden biri de Peter Brook’a ait, “Tiyatroda kara tahta her an silinir ve üzerine yenisi yazılır. Tiyatro, sürekli devrim demektir.” Buradan sözü Sanayi Mahallesi’nde konuşlanan Kültüral Performing’e getirmek isterim. Sizin ‘umut’ ve ‘tiyatro’ üzerine yorumunuz ve aslında bugünkü şartları fon yaptığınızda da kısa ve uzun vadede öngörünüz ne olur?

Peter Brook çok önemli bir referanstı bizim için. Onun “boş alan” kavramı Kültüral’ın mekânsal anlamdaki yolculuğunun ilk ilhamıdır. “The Empty Space” isimli eseri, “Herhangi boş bir alanı alıp ona sahne diyebilirim. Bir adam bu boş alandan geçer, başka biri de ona bakar, işte bir tiyatronun oluşması için gereken şey bu kadardır” cümlesiyle başlar. “Her yer tiyatrodur” der Peter Brook. Kültüral, bir metal kesim atölyesiydi.

2016’da ilk düşüncesiyle birlikte temelleri atıldı. “Her yere tiyatro gidebilir. Her yerden sahne olur.” fikriyle filizlendi ve hayata geçti. Mekânın, Sanayi’de olmasının dramaturjik bir önermesi de oldu böylece. Hayatlarımızın adına, ‘günümüz koşulları’ dediğimiz böylesi bir karadeliğin içine hapsolduğu bu dönemde, o kara delikten nasıl çıkabiliriz ve hikâyelerimizi anlatmak için nasıl bir uzam yaratabiliriz diye düşünürken, umutlarımız da bizi bir sahne kurmaya yönlendirdi.

Öngörüsüz olarak ve tamamen kendi öz kaynaklarımızla ilerlediğimiz bir beş yıl geçirdik. Kültüral olarak 2017’den bu yana aktif bir şekilde üretmeyi ve üretme heyecanını yitirmemiş tiyatrolarımıza alan açmayı sürdürüyoruz. Desteksiz, kısacası ‘tam bağımsız’ olarak yolumuza devam ediyoruz.

Öngörüm direnmek, direnmek ve yine direnmek gerektiği… Başkacasını bilmiyoruz sanırım. Gücümüz yettiğince bunda inat etmeye ve şehrin en karanlık sokaklarına ışık tutmaya devam etmek istiyoruz. Umut, bir taraftan da tüm imkânsızlıklar içinde sürdürülebilirlik tutkusunu ve ısrarını tetikliyor demektir. Zaman, her türlü değerin ve onurun üstüne basıp geçtiği devasa bir canavara dönüştü. O canavarın bizi yutmaması için, aklımızı ve vicdanımızı stabil kılmak adına tiyatro yapmayı sürdürüyoruz. ‘An’dan kuleler inşa etmeye çalışmak da umudumuzu besliyor.

“İştahımız şuydu: Yaşasın avangard!”

“Kültüral Performing Arts, tek gayesi ‘sanat üretimi’ olan bağımsız bir kültür – sanat ve performans alanıdır. Kelimelerin gücüne olan inancının hareketiyle ‘kültür’ kavramıyla ‘almak’ fiilini tek bir sözcükte buluşturmuştur. Kültürün K!’sini başköşeye koymuştur” diyorsunuz. Buradan hararetle mesela, tiyatronuzun derdi ve öznesi nedir? Nasıl bir “tiyatro iştahı” ile yola çıktınız?

Kültüral, bir repertuvar tiyatrosu olarak yola çıktı. Az sahnelenmiş veya hiç sahnelenmemiş metinlerle ilgileniyor. Klasik metinlere getireceği yepyeni yorumlarla ve kendi “pudra kokusunu” tuhaf perspektiflerle besleyerek; geçmişin ve geleceğin yerleştiği uzamlarla derdi olan kendi içinde tutarlı bir repertuvar oluşturmaya çalışıyor.

Ortak platform düşüncesi olması ve her kurumdan bağımsız olarak yolculuğuna devam etmesi, prodüksiyonlara uzun uzun kafa patlatması ve zaman harcaması açısından ticari kaygılardan ve gündelik ucuzluklardan kaçınarak tiyatro yapmayı ve kendi meşrebince bir üslup oluşturmayı ilke ediniyor. Derdi ve söylemi olan işler peşinde. Avangardını yitirmiş bir toplum ve sanat düzleminde, avangart olanla ilgileniyor ve avangart olanı önceliyor. İştahımız şuydu aslında, cümle olarak söylemek istersek: “Yaşasın avangart!”

Oyunları neye göre seçiyorsunuz, öncelikli olarak sizi etkileyen ne/ler oluyor? Ve metinleri sahneye taşırken hangi enstrümanlardan yararlanıyorsunuz?

Oyun seçiminde öncelediğimiz ilkeler dilsel, düşünsel ve fiziksel olarak farklı bir önermeyi içinde barındıran veya bizim katabileceğimiz enstrümanlarla farklı bir önermeyi sahne plastiği olarak öne çıkartacak metinler seçmeye özen göstermek. Jean Genet’nin “Paravanlar”ı, Euripides’in “Medea”sı, Lauren Gunderson’un “Madam Giyotin”i gibi… Ayrıca yerli yazarlarımızı da önceliyoruz. 2020-2021 sezonunda, Murat İpek ve Şenay Tanrıvermiş gibi isimlerle çalıştık. Yerli yazarlarımızla çalışarak kendi çağdaş tiyatro dilimizi yakalamaya da özen gösteriyoruz.

Dünya tiyatro tarihinde yazılmış bambaşka metinleri de kurcalıyoruz. Oyunları seçerken ve sahnelerken; metinsel anlamda masa başı dramaturji çalışmaları kadar, eserleri görsel olarak yepyeni perspektiflerle boyutlandırmaya da çok dikkat ediyoruz. Dekor, kostüm, müzik, dans, fiziksel anlatı, sahne makyajı, ışık, aksesuar, dans, video haritalama teknikleri, illüstrasyon, animasyon gibi enstrümanları esirgemeden -hatta bir tık extravagant olarak- kullanıyoruz. Dilsel, görsel ve fiziksel estetikten doğan başka türlü bir biçim arayışının içinde deviniyoruz.

Oyun, sadece hikâyeyi aktarmaktan ibaret olmamalı. Görsel ve işitsel anlamda seyirciyi içine almalı ve seyirciye o biricik seyir deneyimi üzerinden yepyeni bakış açıları vaat etmeli. Yani seyircinin baktığı uzam, seyirciyi şaşırtabilmeli. Atmosfer tasarımı içindeki oyun insanının fiziksel ve işitsel devinimiyle yarattığı heykel, bizim için büyük önem arz ediyor.

 “Hayali ‘sürdürülebilir tiyatro’ olmak”

Bu sezon, Kültüral Performing Arts’ta hangi oyunları dikize yatacağız? Masada ya da kafanızda var olan yeni oyunlardan da bahseder misiniz?

2020 sezonunda çalıştığımız ve pandemiden dolayı ara vermek durumunda kaldığımız yeni oyunlarımız, “Oda Komşum Richard Wagner” ile 24. İstanbul Tiyatro Festivali’nde, Türkiye prömiyerini gerçekleştiren “Madam Giyotin” hem fiziksel hem de çevrimiçi olarak seyircimizle buluşmaya devam edecek.

Ayrıca sadece çevrimiçi gösterim için özel olarak tasarladığımız “AB Uyumlu Aile” isimli yeni, kısa oyunumuz da yine seyircimizle buluşmayı sürdürecek. Kültüral’ın göz bebeği olan, iki sezon boyunca seyircisinin tartıştığı ve büyük bir ilgiyle kucakladığı “Paravanlar”, bir tiyatro filmi olarak çevrimiçi gösterimleriyle yolculuğuna devam edecek. Kafada en az on oyun var. Masadaysa şimdilik iki yeni oyun… Gerisi sürpriz olsun.

Kültüral için gelecek hayaliniz nedir? Son dönemdeki tiyatro algısını ve yaratım süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sorun ve çözümler kotasında neler var?

Kültüral’ın gelecek hayali “sürdürülebilir tiyatro” olmak. Yani varlığını sürdürmek. Ülkemiz koşullarında, az önce de üzerinde konuştuğumuz gibi ‘sürdürülebilirlik’ bir mesele… Kısa, gelip geçici, salt heveskâr ve içi bomboş işler yerine, seyircisinin aklında ve kalbinde yeni soru işaretleri yaratacak işler üretmeye devam etmek en büyük arzumuz. Türkiye tiyatrosunun sorunlarını doğru tanımlayabildiğimizi düşünmüyorum.

Bir kere en büyük problem tiyatronun asla ve asla hayati öneminin anlaşılamamış olması! Saraybosna bombalar altındayken Susan Sontag, Saraybosnalı oyuncularla “Godot’yu Beklerken”i çalışıyordu… İnsanlar savaşlarda, salgınlarda, afetlerde ve büyük felaketlerde tiyatro yapmayı sürdürdü. Türkiye’de bunun kıymeti henüz anlaşılabilmiş değil. Kurumlar tiyatronun geçmişiyle ilgilenmediği gibi, bugünü ve geleceğiyle de zerre kadar ilgili değil.

Tiyatronun varlığının tüm kurumları rahatsız ettiğini düşünüyorum. Dünya ve Türkiye tarihi bunun örnekleriyle dolu. Günümüzün tiyatro algısında beni en çok üzen şeyse, imkansızlıkların perçinlemiş olduğu ufuk daralması… Projelerin küçülmesi…

Tek kişilik dramalara olan aşırı yönelim, “hiçbir şeysiz” oyunların çoğalması… Yoksul tiyatro ile yoksun tiyatronun hızla yer değiştirmesi… Hepsi anlaşılabilir şeyler. Desteksiz, sponsorsuz, ünlüsüz, kısacası ödeneksiz ve ticari olmayan tiyatrolarımızın ayakta kalması, varlığını sürdürmesi makul bilet bedelleriyle imkansız hale geldi.

Bütün bunlar ışığında salt sanatsal kaygılarla, ansambl ruhuyla ve bambaşka estetik arayışlarla üretilen oyunların sayısı giderek azalıyor. Tiyatromuz salt niceliksel olarak değil, niteliksel olarak da küçülmüş ve ufuksuzlaşmış, “yoksunlaşmış” oluyor. Sorunlar çok büyük. Çözümler belli; özgür, özgün, destekli ve en azından vergi, KDV, stopaj gibi ticari işletmelere özgü masraflardan muaf şekilde üretim yapabilmek.

Tiyatro salonlarının ayrıca desteklenmesi. Çünkü irili ufaklı birçok tiyatro ekibi bu salonların varlığı sayesinde seyirciye ulaşabiliyor. Özel sektördeki büyük kuruluşların da tiyatroya desteği teşvik edilmeli.

Tiyatromuz hep “seyyar” kaldı. Özlük haklarının yoksunluğuyla, ufuksuzlukla, küçülmelerle, daralmalarla ve müthiş bir aşınmayla mücadele ediyoruz. Bu soruların çözüleceğini düşünmüyorum. Etiğin olmadığı yerde estetikten de bahsedilemez. Hayatın tam ortasında da gerek politik, gerek entelektüel, gerekse insani anlamda etik değerlerimizi müthiş bir hızla yitirmedik mi? Biraz uzun oldu galiba, sürç-i lisan eyledimse affola!

“En büyük destek yine ve yeniden seyirciden”

Pandemi sürecinin, kişisel ve sanat hayatınızdaki tekabülü nedir, biraz bize bu geçen iki yıl ve hali hazırda devam eden süreç hemhalinizden bahseder misiniz? Ve bundan sonraki süreçte öngördüğünüz, seyircisi ve yaratımıyla birlikte nasıl bir tiyatro?

“Normal insanlar için hayal görmek hastalıktır. Onlar dertlerinden bahseder, hayallerinden değil. Herhangi bir hayal kurmayı ve içsel arzularını reddederler. Aslında ağır bir uykunun sessizliğidir bu.” Agnès Varda’nın 1975 yapımı benzersiz belgeseli “Daguerrotipos”ta geçer bu cümleler. Sanat ve özel hayatımda pandemi sürecini özetleyen bu cümlelerdi diyebilirim. ‘Normal’ ve ‘norm’ dediğimiz şeylerin aslında hayallerimizi baltalayan ne büyük hastalıklar olduğunu keşfettiğim, hayal kurmanın ve içsel arzuların insan yaşamında ne kadar önemli olduğunun keşfine bir kez daha vakıf olduğum bir süreç… Ağır bir uykunun sessizliği gibiydi pandemi.

Doğanın yanında bir hiç olduğumuzu ve doğanın bizim saçma ve zırvalıklarla örülü sözde kurallarımızla ilgilenmediği gerçeğinin yüzümüze çarpıldığı bir süreç… Bir ölüm hastalığının, salgının yanında kalakaldığımız o amorf umarsızlık hali… Ne yazık ki uzun bir süre daha içinde olacağımız bir süreç.

Tiyatronun bir önceki sorunuzda cevaplamaya çalıştığım sorunlarının da iyice ayyuka çıktığı ve zorlukların katmerlendiği bir süreçti zaten. Bundan sonraki sürecin daha da zor olacağını biliyoruz. Diğer yandan pandemi sürecindeki en büyük destek, yine ve yeniden seyirciden geldi. Bu da üretme heyecanımızı ayakta tutmamızı sağlıyor. Sanat yaratımı anlamında özenli ve heyecan verici işlere; farklı biçimlere ve renklere gereksinimimiz var. Yoksunlaşma derin. “Grileşme” derin. Bunlarla nasıl mücadele edip edemeyeceğimizi zaman gösterecek.

Bir de bu süreç çok önemli ve atladığımız bir şeyi; arşiv tutmanın ne kadar kıymetli olduğunu öğretti. Bütün dünyada önemli tiyatroların arşivlerini açması ve seyircinin dünyanın dört bir yanından bambaşka oyunlara ulaşabilir olması, tiyatronun önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Biz bu iki yıllık süreçte Kültüral olarak tüm oyunlarımızı dijitale taşıdık. Profesyonel film ve ses ekipleriyle oyunlarımızı kayıt altına alıp seyircimizle buluşturduk. Bundan sonraki yaratımların bu minvalde de önem arz edeceğini düşünüyorum.

İngiliz yazar H. G. Wells’in pek çok defa sinemaya da adapte edilen (İthaki Yayınları / Ali Kaftan çevirisi) “Görünmez Adam” adlı eserinde şu cümle manidardır: “Her şeyin olabileceği bir yerde ilginç bir şey kalmaz.” Son günlerde size ilginç gelen ya da iyi hissettiren neler var? Mesela, her gün yataktan kalkmanızı salık veren hissiyat nedir?

Anlık mutluluklara tutunduğum ve beni hayata bağlayan tek şey prova yapmak diyebilirim. Prova esnasındaki bir beden hareketi, küçük bir mimik, ses devinimi ya da tiyatro metnine dair bir ayrıntı beni çok heyecanlandırıyor. Kültüral’ın duvarları repliklerle ve devinimlerle dolduğunda müthiş bir adrenalin duyuyorum. Onun dışında beni heyecanlandıran hiçbir şey yok diyebilirim. Hayatın yoksunlaşmasının yarattığı o derin hiçlik uçurumunu, prova süreci bir nebze de olsa telafi edebiliyor.

Bugün(lerde) fonunuza, misal; müzik, kitap, film veyahut bir cümle koysanız, o ne olur?

Thomas Bernhard’ın otobiyografik beşlemesinin ikinci kitabı “Kiler – Bir Kaçış”ta şöyle bir cümle geçer: “Bütün ömrümüzü, hakkımızda en ufak bir şey bile bilmeyen ama hakkımızdaki her şeyi bildiklerini iddia eden insanlarla birlikte geçiriyoruz.” Son bir yıldır bu cümle beynimin arka koridorlarında sıkça dolaşıyor.